14 Kasım 2011 Pazartesi
Beni tanımla
Evvel anla.sonra anlat!
Beni anlamadan bir adım dahi atma bana. Kal orda. Önceden neredeysen tamda orda. Öyle uzaktan bakıpta aldanma. Açık ol. Cesur.
Maviye sor beni. Neden çok sevmişim. Kendimi bulmuşum.
Yastığıma sor mesela. Nasıl uyurmuşum. Kaldırım taşlarında neden kaybolmuşum. Kaybettiğimde nerde bulmuşum kendimi.
Sustuğum zaman. dalıpta gittiğim uzaklara. Kızaran yanaklarım ne söyler. Ne konuşacağımı bilemediğimde nereye koyacağımı bilemediğim ellerim. Kendimi ifade edemeyen kelimelerim.
O yemeği neden çok severmişim. Neden ben pejmürdeymişim.
Yoksa çok mu büyük hayallerim?
Neden cam kenarında uyumayı severmişim. Ne dinler mişim. Hangi ritimdeymiş hissetmişliğim.
Çok kendini beğenmiş, öyle miymişim. Ne söyler mişim. Sessizliğimde. Ne düşler mişim.
Bir kedinin mundar ciğeri miymişim?
Söylesene bana ben neymişim?
Anladıysan anlat beni, hakkım helaldir. Ne dersen de boynum kıldan incedir. Esirgeme lafını, çekinme söyle. Fakat bir ricam olacak, beni başkasından sorma. Olamadığın kendinden sor. Belki o daha iyi tanır beni.
Eğer ki bir gün; seni anla(t)maya ömür yetmez, dersen;
Şimdi tanımla beni, sonra tamamla!
3 Kasım 2011 Perşembe
Dağılan Bilyeler
Gözlerimi açtığımda salonda, koltuğun üzerinde buldum kendimi. Terler içindeydim. Doğrulup dışarı doğru baktığımda hava kararmış sanki gecenin bir yarısıydı. Koltuğa oturdum ve geçmiş olduğunu düşündüğüm yatsı namazı, yazmayı planladığım yazı ve okumayı düşündüğüm kitap geldi aklıma. Hiç birini yapamamış gecemi heba etmiştim. Masanın üzerinde duran saate baktım ve saat daha dokuzdu birden içimde bir mutluluk kıvılcımı oldu. Derken aniden aklıma gördüğüm rüya geldi, irkildim. Vücudumdan soğuk terler boşaldı. Ellerim buz kesmişti adeta. İçimi bir ürperti ve korku kapladı.
Elimde bir torbanın içinde bulunan onlarca rengarenk bilyeler vardı. Alışveriş merkezi gibi bir yerdeydim. Yanımda bilmediğim bir arkadaş. Birden elimdeki tüm bilyeler yerlere saçılmaya ve yüzeyde dört bir yana saçılmaya başlamıştı. Bir an ne yapacağımı bilmeden bakakaldım öylece. Sonra yerlere saçılan bilyelerden bulabildiklerimizi toplamaya başladık. Ne kadar başarabildik bilmiyorum ama bir avuç bilyeyle yürüyen bir merdivenden çıkarken onlarda dağılmıştı. Şaşırmıştım. Olabildiğince üzgün. Onlarca bilyeler elimde bir kaç tane kalmıştı şimdi. Ve rüyam bitmiş salonun ortasında bulmuştum kendimi.
Acaba rüyamda gördüğüm bilyeler neye işaretti. Ne hata etmiştim de dağıtmıştım o bilyeleri. Neden bir alış veriş merkeziydi ve O alışveriş merkezi neyi anlatıyordu? Günlerce düşündüm bunların cevabını, oldukça etkilenmişti rüyadan. Şimdilerde zannediyorum ki, o çok modern alışveriş merkezi bizi oyalamak için süslü püslü janjanlı bir şekilde bize sunulmuş ve adına teknoloji denmiş garip icatlar topluluğu. Bir televizyon, İnternet bilgisayar, ya da telefon. Neden olmasın? Dağılan bilyelerse zaman? gençlik? imkanlar?
Çok defa zamanın önemi üzerinde durulması bir daha geri gelmeyecek olmasından değil midir? Tıpkı dağılan bilyeler gibi. Ne kadar toplamaya çalışsan da birine odaklanırken diğeri kayboluverir gözünden. Gitmiştir. Bir daha gelmemek üzere. Bulamadığın bir yerlere.
Şimdi ben hatalarım üzerinde düşüne durayım.Fakat bu da benim elimdeki kalan diğer bilyeleride kaybetmeme sebep olmasın. Diğerlerinin âkibetine uğramadan. Çünkü ne giden geri geliyor, Ne de bir şans daha veriyor. Bilmem sona ne kadar bilyem kaldı ama elimde olanlarla harikaları başarmamak için hiç bir sebebim yok.
Gelin elimizdeki bilyeleri dağıtmadan kıymetini bilelim. Giden gitmiştir. Elde kalanlarsa bizim. Dün geçti bugünde geçmek üzere, peki öyleyse yarınlarımızın kıymetini bilelim. Daha zaman var demeden, tam da zamanı diyebilelim.
Çok defa zamanın önemi üzerinde durulması bir daha geri gelmeyecek olmasından değil midir? Tıpkı dağılan bilyeler gibi. Ne kadar toplamaya çalışsan da birine odaklanırken diğeri kayboluverir gözünden. Gitmiştir. Bir daha gelmemek üzere. Bulamadığın bir yerlere.
Şimdi ben hatalarım üzerinde düşüne durayım.Fakat bu da benim elimdeki kalan diğer bilyeleride kaybetmeme sebep olmasın. Diğerlerinin âkibetine uğramadan. Çünkü ne giden geri geliyor, Ne de bir şans daha veriyor. Bilmem sona ne kadar bilyem kaldı ama elimde olanlarla harikaları başarmamak için hiç bir sebebim yok.
Gelin elimizdeki bilyeleri dağıtmadan kıymetini bilelim. Giden gitmiştir. Elde kalanlarsa bizim. Dün geçti bugünde geçmek üzere, peki öyleyse yarınlarımızın kıymetini bilelim. Daha zaman var demeden, tam da zamanı diyebilelim.
Zamanı kullanmasını bilemedim, şimdi zaman beni kullanıyor. (Shakespeare)
2 Kasım 2011 Çarşamba
(i)n(s)an-kör
İnsan, bilindiği üzere "bir şeyi unutmak, kasten terk etmek ve gâfil olmak" anlamına gelen nisyan kelimesiyle Kur’ân’ı Kerimde pek çok ayeti kerimede bahsedilmektedir.
İnsan birçok zıtlığı üzerinde toplayan nadir varlık. Hem alçalabilen hem de en yüksek mertebeye ulaşabilen.
Hem eşref hem esfel. Önce hükmedilen sonra da hükmeden.
Yaratılışı gereği zayıf. Aciz. Pek aceleci ve hırslıdır. Fakat, çoğu zaman insanın bu hırsı kendi eliyle kendisini alçaltır. Gözünün önüne çekilen perde bir adım sonrasını göstermez.
Üstün gelmek ister. Tartışmayı bu yüzden sever her zaman. Bu yüzden pek inatçıdır insan.
Ve asıl vurgulamak istediğim nokta. ‘Kahrolası insan, ne kadar da nankördür’.
Evet insan nisyandır ve bundan dolayı pişmansa kurtulandır. Rabbin verdiği bunca nimetin ardından her şeyi unutmak için kullanmışızdır çoğu zaman bu sıfatı. Fakat iyiliği yapıp denize atarken neden kullanmayız nisyanlığımızı.
Bir afet bölgesinde göçük altında kalmış insanların yakınlarından ‘Allah’ım ne olur onu bize bağışla’ diye yükselen nidaların yanında, hayatları kurtulupta çadırda yaşayan insanların ‘evimiz, barkımız, her şeyimiz gitti’ nidalarını duyarsınız. Rabbi canını bağışlamış, ve günahlarına tevbe için bir fırsat daha verilmişken neden nankörlük eder insan?
Neden her gün kupkuru toprakta yetişen bin bir çeşit meyveyi, asılı duran gökyüzünü , gecenin ardından gündüzü, aldığımız nefesin ardından verdiğim nefesi, aksırdıktan sonra duran kalbimizin çalıştığını, aklımızın idrak edemeyeceklerini kabul etmesi için verdiği kalbimizi, attığımız bir adımdan sonra atabildiğimiz ikinci adımı, unuturda dalar gider dünyaya?
Küçücük bir balığın denizde suyun kıymetini bilmediği gibi deryanın içinde sadece yürüyoruz ve nankörlük ediyoruz işte.
Bir gözümüzün şükrünü gereği gibi ifa etseydik sanıyorum ki ömrü hayatımız boyunca başka bir şeye vaktimiz kalmazdı herhalde.
Yer çekiminin kıymetini bilseydik, şükürden her saniye olduğumuz yerde zıplardık.
Evet biliyorum ki tüm bunları hepiniz benden daha da iyi biliyor tıpkı benim gibi de uygulamıyorsunuz. Çünkü insan ve oldum olası nisyanız. Körüz, hemde en nankör, her şeyi bildiğimizi zannettiğimiz kadar kendimizi bilseydik, küllerimizden de olsa belki kul olurduk. Hikmete râm. Bir hırka bir lokmaya tamah olurduk.
Temennimiz o ki, önce unutan sonra hatırlayanlardan oluruz inşallah. O zaman burada bir dua cümlesini dolamak istiyorum dilime.
‘Rabbim bizi ıslah etsin’
“Biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir. Ama ellerinin işledikleri yüzünden başlarına bir kötülük gelirse işte o zaman insan pek nankördür.” (Şura 48)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


